Sarımlık Hayaller

“Hangimizin hayalleri, hangimizin umutları yakılmadı ki ?”

Gökyüzünde kara bulutlar toplanmış, var güçleriyle güneşi engellemeye çabalıyorlardı. Kasvetli hava yağacak yağmurla beraber yerini ıslak ama huzurlu bir ortama bırakacaktı. Havanın olağanca gücüyle bastıracağını düşünsem de tek bir damla dahi yere düşmedi. Gökyüzüne merak içerisinde bakarken, az ötede, bankta oturan amcaya takıldı gözlerim. Yaşlı adam tek başına oturuyordu. Sırtını dayadığı banktan yavaşça doğrularak, cebindeki gümüş işlemeli tabakasını çıkarıp, içinden bir tutam tütün aldı ve parmaklarının arasına sıkıştırdığı kağıda koyup, ustalıkla sardı. Çakmağı ilk çakışta alışmadı. Bir kez daha denedi ve bir kez daha… Nihayet üçüncü denemesinde çakmak alıştı ve çakmağı tuttuğu elini, sardığı sigarasına doğru götürürken, zorluklarla çaktığı çakmak sönmesin diye de bir yandan diğer elini siper edip, başını aşağıya doğru eğdi. Dudaklarındaki sigara, ilk çekişi o kadar uzun zamandır bekliyormuşçasına titriyordu. Bir an ateşi sigarayla buluşturabileceğine dahi şüphe ettim. Fakat büyük bir ustalıkla dudağındaki sigarasını alevle buluşturup, derin bir nefes çekti. Hızlıca çektiği nefesi o kadar ağır ağır veriyordu ki tek bir duman zerreciğinin dahi israf olmasını istemiyor gibiydi. İkinci nefesi çektikten sonra dudaklarının arasında kalan tütünü diliyle öne alıp, tükürdü. Çıkardığı duman bir fabrika bacasından yahut buharlı trenlerden çıkan duman gibiydi.

Mehmet amca ellili yaşların ortalarında gösteren, uzun, zayıf ve kırışıklıklarla dolu yüzünde tüm yaşanmışlıkları belli olan, acıları gözlerinden okunan biriydi. Her gün Ulucami’ye gelir, cemaatle namazını kılıp sonra da hep aynı bankta oturup sardığı sigarasını içerdi. Bir gün sırf kendisiyle tanışmak ve konuşmak için yakınındaki bankta oturup, kendisine tebessüm edip, baş selamı verdim. Tabii o da karşılık verdi ve tanışmamız o şekilde oldu.

Muhabbet ederken laf lafı açtı ve Mehmet amcanın nereli olduğunu sordum. Yüzüne gölge düştü Mehmet amcanın. Türlü türlü acılara girip çıktığı yüzünün her bir çizgisinden anlaşılıyordu. Çevre köylerden iş bulmak ümidiyle zamanında göç edip, şehire yerleşmiş ailesiyle ve işler hiç de istediği gibi gitmemiş Mehmet amcanın. Köyünü, akrabalarını, kısacası ailesi dışında neyi var neyi yoksa köyde bırakmıştı Mehmet amca. Büyük umutlarla okula yazdırdığı oğlu, arkadaşlarının kurbanı olup okula gitmek yerine dışarlarda aylaklık yapmaya başlamış ve en sonunda da devamsızlık yüzünden sınıf tekrarı olunca da okulu bırakmış. Büyük oğlu ise karıştığı bir kavgada bıçakladığı kişinin şikayetçi olmasından ötürü hapse düşmüş. Köyden geldiği günün pişmanlığı hala ilk günkü gibi yüreğinde ağır bir yük Mehmet amcanın. Ne işleri ne de ailesinin geleceği hayal ettiği gibi olmuştu. Bilakis her şey çok daha kötü gitmişti.

Uzun sohbetimizin ardından Mehmet amcanın söylediği; “Allah insanı parasız koysun da yurtsuz koymasın” sözü kafamın içinde dönüp durdu. Binlerce belki de milyonlarca mültecinin olduğu dünyada, çok derin manalara gelebilecek bir sözdü bu aslında. Düşünceler kafamın içinde birbirini bastırmaya çalışırken yarattığı yoğun baş ağrısıyla Mehmet amcadan müsaade istedim ve kalktım. Yürürken ardıma dönüp baktığımda Mehmet amcanın yeni bir sigara sardığını gördüm. Kim bilir yine hangi üzüntüsünü sarıyor, hangi derdini yakıp ciğerlerine çekiyordu.

Mazlum TARHAN

Bir Cevap Yazın